10 Eylül 2017 Pazar

Us

Eskisi gibi değiliz, elimizde bilim var; neredeyse her istediğimizi yapabiliyor, bir tık ile dünyanın öbür tarafına seyahat edebiliyor, aklını işletmişlerden bilgi alabiliyor ve o kadar da kısa yaşamıyoruz. Öleceğini bilen tek canlı olarak ölümü de unutuyoruz. (Harari ''ölmeyeceğiz'' diye gevelese de, konumuz o biçimsiz değil.) Çoğu zaman günlük telaşelerimiz, kısır siyasi tartışmalarımız, futbol maçlarımız, magazin programlarımız, sağlıklı beslenme reçetelerimiz, on adımda fit olma yöntemlerimiz, gelecek kaygımız ve bilumum ilgilenecek şey buluyor ve meşguliyetlerimizin en baş köşesine yerleştiriyoruz. Yaşadığımız hayatın asıl amacının ne olduğunu ve nelerden bahsettiğini bilmiyorsak, ''yaşamımız'' koskoca bir sanrıdan ibarettir diyemiyoruz.


Yaşadığımız bu bilgi çağında ''düşünememek'' bir hastalık ve eksiklikten kaynaklanabilir ama ''düşünmemek'' -en azından bana göre- büyük bir suçtur. Kendimize ve zihnimize vakit ayırarak üzerimizdeki emanetin ağırlığına uygun bir vaziyet almamız şart. Ben burada kendinden emin olanlara klavye eskitmiyorum. ''Bu şeyi eksik biliyor olabilir miyim?'' insaniyetine sahip varlıklaradır yazdıklarım. Rüzgara kapılmışlara değil, rüzgara direnip arafta kalabilenler ile ilgileniyorum. Kemal yolculuğunda bir adım daha atmak isteyenlere her şeyi anlatabilirim. Bildikleriyle beraber köşesine oturmuş ve ''gong'' sesi duyulduğunda ortaya gelip yumruk sallamaya çok meraklı insanüstü siborglar için çabalamıyorum.


Her ne kadar günümüzün gelişmiş teknolojisi bizi kendimizden geçirse ve ara sıra büyüklük sanrılarına gömülmemize neden olsa da, biz gayet ''doğal'' ve ''sıradan'' canlılarız. Tabiat ile rabıta kurabilmiş, objektif mercekleriyle odaklanabilmiş her insan orası ile bir bağ içinde olduğumuz gerçeğini görebilmeli. Onlarla bir hiyerarşi içinde olduğunuzu görebildiğiniz an, -ki çok açık söylüyorum göremeyen aptaldır- buranın çözülemez sandığımız meselelerinin açıklama yolunu çok daha iyi çizeriz. Şu anda yaşadığınız coğrafya bilimin ve felsefenin neşet ettiği yer ise -ki kesin bir şekilde böyledir- evrene, canlılık üzerine, kutsal metinlere kafa patlatmadığımız her an bizden öncekilere ve sizi burada bitiren Allah'a saygısızlık değil de nedir? Bunların para kazandırmadığını söyleyenler olabilir ve bazı kesimlerce haklı sayılabilir. Ancak hayatınızda sizi siz yapan cinslikleriniz varken, kendinize standart işler, uğraşlar seçmeniz ve ideallerinizi böyle şekillendirmeniz çok garip.


Gününün sekiz saatini çalışıp, sabahın köründe kalkan biri şu yazıyı görse ''Ne diyor bu artist?'' diyebilir. İlle de birine muhalefet, düşmanlık edecekseniz, kendi içinizdeki düşmanlığa düşmanlık edin. Kimse kusura bakmasın, dökülmüş bir beton gibi sabit bir şekilde şu değerli zamanınızı geçirmek, olaylardan bihaber göçüp gitmek, insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerdendir. Heybenize ne yükleyebiliyorsanız, o kadar insansınız. İnsan kendisine uzak düşerse, kendi anatomisini merak etmezse, nelere yaklaştırılır siz düşünün. Ne mutlu ki hak dini kabul etmiş bir toplumdasınız. (Tabii Hindu da böyle düşünüyor) Hiçbir sorgulama yapmadan, dininiz ile dünyaya bakmadan imandan bahsetmeyin. İmanın sahiciliği kendinden ne verebildiğinle doğru orantılıdır. Oruç tutarak, dokuz-beş çalışarak paçayı kurtaracağını sanan netameli arkadaşlara bir şey demeye gerek görmüyorum.


Giderek sözün büyüsüne, konuşmanın şehvetine, klavyenin ittirmesine kapılıyorum. Sakin olmak lazım. Canlılık diyorduk. Türkiye'de yaşayan arkadaşların çoğu -belki de dinleri gereği- bütün canlıların gökten ayrı ayrı leylek ile indirildiği sanıyor. İnanmayan arkadaşlar Tanrı'yı göremediği için buna pek ihtimal vermezler. Tabii burada göremediğimiz varlıkların olup olmadığı ile ilgili tartışmaya girmeyeceğim. ''Göze indirilmiş akıl, aklı da gözü de kör eder'' der ve konuyu kapatırım. Değerli dindaşlarım, siz evrim lafzından pek hoşlanmassınız. En başta bana da garip geliyordu. Bir dinozor nasıl olur da kuşları yakalamaya çalışırken kanatları çıkar diye çok düşünmüştüm. (Microraptor gui'yi gördükten sonra fikrim değişti) Eğer yeterli bir vakit varsa oluyormuş yani, ben de sonradan öğrendim.


Evrilmek, yaratılışın mütemmim bir cüzüymüş. Darwin'in simsiyah fonlu fotoğraflarını gördüğümde ben de ürperiyordum. ''Maymundan geldiysek, neden maymunlar insan olmuyor?'' sorusu bana da tutarlı geliyordu. Evanjelist hıristiyan arkadaşların bunu bir aforizma olarak sunduğunu ya da sunmaya çalıştığını öğrenip biraz da biyoloji kitaplarına kafa patlatınca işin bu olmadığını anladım. 


Buraya, kendi inandığım kitaptan ayetler atıp sizi inandırma çabasına girişmeyeceğim. İnsanın asıl görevlerinden biri olan ''Bir dakika! Burada neler oluyor?'' sorusunu sormak için sizi teşvik ediyorum. Uğruna kavga ettiğimiz birçok olay, aslında birer mirasyedi misali cebimizde hazır bulduğumuz değer ve davranış kalıplarından ibaretmiş. İnanın bunu çok geç anladım. Onlar ''bizimmiş'' gibi uğurlarında dövüşmeyi göze alabilen dümbeleklermişiz. Bana sorarsanız, bu kainatta bundan büyük tuhaflık yoktur. ''İlme ve bilmeye'' en fazla vurgu yapan kutsal metin olan Kur'ân'a bağlı olduğunu söyleyen nice insan; karpuz çekirdeklerinde, domates derinliklerinde yahut bal peteklerinde Arapça Allah lafzını arar olmuşlar. Dünyadaki hiçbir meseleyle ilgilenmedikleri kadar ''kabir azabı'' ve ''ölüm sonrasıyla'' meşgul olmayı inançlarının temeli sanmışlar.


İnsanoğlu olarak, ilimden ve güncel bilgiden uzak kaldıkça, bilgi üretmeyi temel bir dert haline getirmedikçe maalesef gelenek ve ezber bataklığına gömülüp kalmaktan başka bir seçeneğimiz yok. Tembellikle savsaklayacağımız her şey, sorumluğu çok ağır olabilecek bir yükümlülüktür. Beni eleştirebilirsiniz. Bizim babamız Adem'dir, anamız Havva'dır diye artistlik yapabilirsiniz. Ne kadar artist olursanız olun, öleceksiniz! O zaman görüşürüz.





Motto yok.












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder