12 Temmuz 2017 Çarşamba

Özür Dilerim

Hata yapmak, öğrenmenin en temel yollarından biridir. Zira beynimiz, doğuştan gelen hata düzeltme mekanizması sayesinde, hatalardan yola çıkarak doğru yöntem ve yola dair paha biçilemez deneyimler üretir. Hatasız olma gayreti, mükemmelliyetçilik, hatadan korkma gibi refleksler, insanı ve toplumsal gelişimin önündeki en büyük engelleri oluşturur. Çünkü hata yapmamanın en garanti yolu hiçbir şey yapmamak ve hiçbir tercihte bulunup risk almamaktır.


Bu görüşlerimi sizinle paylaşma cüreti gösterdim. Birçok hata yaptım. Yanlış anladım, yanlış aktardım ve bazen bunu çok geç fark ettim. Yanlışta ısrar ettiğim zamanlar oldu. Sayısını bilemem ama çenemin gücüne dayanarak anlamsız bir tartışmada sırf üstün gelebilmek adına, bildiğim gerçeği gizlediğim dahi oldu. Zaman geçtikçe daha iyi anlayıp, bu minik gözüken arızaların aslında karşınızdakinin karaktrerinde nasıl gedikler açtığını, onu zamanla nasıl bir şeye dönüştürdüğünü, öğrenmesini, bilmesini ve düşünmesini nasıl engellediğinizi anlıyorsunuz. Biliyorum çoğunuzun özür dileyecek şeyleri var. Yaşadıkça sadece yıl değil, hata da biriktiriyoruz. 


Elbette listede tüm hatalarım yok ve elbette bu hatalar sadece şahsıma ait değil, ama olsun. Ben kendi üzerime düşeni yapma gayreti göstereyim. İnşallah bunu okuyan herkes de kendi üzerine düşeni yapma ve kendi özürlerini şöyle bir listeleme gayretine girer.


Huzurlarınızda;

  • Ömrümün önemli bir kısmında, kendi yaptığım hataları görmek ve telafi etmek için harcamam gereken vaktin çoğunu başkalarının hatalarını görmeye, onları analiz etmeye ve eleştirmeye harcadığım için;
  • ''Küçük hata'' diye bir şey olmadığını bile bile kendi ''küçük'' hatalarıma göz yumduğum için;
  • Bir zamanlar günah işleyen insanları ''kötü'' sandığım için;
  • İnancın insan için olduğunu, önce insan, sonra inançlı olunabileceğini kendime sıklıkla hatırlatmayı ihmal ettiğim için;
  • Aklımı kullanacağım yerde aklımı, vicdanımı ve duygularımı kullanacağım yerde de onları devreye sokmakta bazen bir hayli geç kaldığım için;
  • Dinin veya herhangi bir inancın, bir insanı ''iyi'' yahut ''kötü'' yapmaya tek başına yetmeyeceğini bazen çok geç fark ettiğim için;
  • Geçmişe ve geleceğe bakmaktan kaçırdığım her ''şu an'' için;
  • Bazen ahlâksızlık, terbiyesizlik, had bilmezlik ve küfür işaretleri taşıyan davranışlarımı bile görmemi engelleyen aşırı kalın perdelerim için;
  • Zannetmeyi, ''bilmeye'' tercih ettiğim için;
  • Çoğu zaman ''öz'' yerine ''şekil'' takıntım olduğu için;
  • Günlük politik dedikodular üzerine tartışmak gibi harcadığım nice zamanlar için;
  • Karşımdakini dinlemek yerine ona ''ne cevap yetiştireceğimi'' bulmaya harcadığım tüm zihin mesaim için;
  • Uyandığımı zannedip gururla diğer insanları uyandırmaya kalktığım için;
  • Kendi galibiyetimi, hakikatin galebesinden daha fazla ciddiye aldığım bilinçsizce geçen her saniye için;
  • Parayla satın alınabilecek kadar değersiz şeyleri önemli addeden her türlü düşüncem için;
  • Deliye ''deli'' diyerek akıllanılmayacağını, alçağa ''alçak'' diyerek yükselinmeyeceğini unuttuğum her an için;
  • Allah ile arama birçok insanın, fikrin, rutinin, ritüelin ve engelin girmesine izin verdiğim yahut bunlara engel olmakta yetersiz olduğum için;
  • Yalandan ihtişamlı kuleler kurduğum için;
  • Sevdiklerime sevgimi göstermeyi ihmal ettiğim o bir daha gelmeyecek fırsatlar için;

Rabbim'den,
kendimden,
sevdiklerimden,
ve herkesten
özür dilerim...


Dedim ya, elbette hatalarım bunlardan ibaret değildir. Keşke elimden gelse, hepsini bilsem de hepsi için özür dileyebilsem. Ama farkında olduklarım ve burada özür dilemeye çalıştıklarımla ilgili son bir dileğim var: Eğer bu hatalarımdan ders almamışsam ve bunları yahut benzerlerini yeniden tekrar edersem, o zaman da hiçbir özrüm kabul edilmesin.

Edilmesin ki özür, kalabalık şehir trafiğinde yolun ortasına fütursuzca bırakılan otomobilin dörtlülerini yakıvermek misali, yüzsüzlüğe ve arsızlığa vesile olmasın.



Baybiş.

11 Temmuz 2017 Salı

Asiler Sürüsü

Yıllar önce, henüz on sekiz yaşındayken, o günlerde -benim için- yıldızı yeni parlamaya başlayan ''Red Hot Chili Peppers'' adlı alternatif-rock grubu İstanbul'da konser verecekti. Tabii o zamanlar heyecanlı ve hızlı gençleriz. Bahtiyar, Soner ve ben kısa zamanda kendilerini çok sevmiş bireyler olarak, hemen evde kostümlerimizi giyip aksesuarlarımızı kuşandık. Sonrasında, hedefe doğru attık kendimizi sokaklara. Santralistanbul'da bu tip konserler çok olsa da biz ilk defa gidecektik ve fırsatı kaçırmamaya azmetmiş vaziyetteydik.

Kendileri de en az benim kadar kalıplı olan iki arkadaşımla beraber Bilgi'nin kampüsünden konserin yapılacağı alana doğru yürürken hissettiğim o garip özgüveni halen hatırlıyorum. Üzerimizde siyah tişörtler, tişörtlerin göğüs bölgelerinde en sevdiğimiz, bizi en iyi ifade ettiğinden emin olduğumuz müzik gruplarının garip resimleri, dar siyah kotlarımız, arkadaşlarımın bellerinden sarkan zincir. Saçlar her birimizin babasının müsamaha gösterebileceğinden birkaç santim daha uzun, gözlerde pis bir bakış, çelik parıltılar...

Biz yürürken, karşıdan gelenlerden bazılarının tedirgin olup hafifçe kenara çekildiklerini hatırlıyorum. Biraz ürkütücü, biraz serkeş, biraz da tehlikeli görünümlü idik herhalde. Haydi itiraf edeyim, o zamanlarda hoşuma gitmiyor değil bu kabadayılık olayı. Biz orjinaldik, kaldırım taşları postallarımızın, botlarımızın altında eziliyordu. Sokakları dolduran o kravatlı-ceketli, tayyörlü-etekli ''sürü''den farklıydık! Bize dayatılana isyan ediyor ve bu isyanda oldukça başarılı ''görünüyorduk''

Derken efendim geldik, o zamanın -şimdi de öyle tabii- en önemli kültürel faaliyet mekânlarından santralistanbul'un önüne. Bir baktık ki alanın önü tıklım tıklım dolu. Bizim gibi binlerce genç konsere girebilmek için sırada bekliyor. Etrafa baktım, bazı tiplerin kılık kıyafetleri hoşuma gitti, bazıları benim için bile aşırı gözüküyordu (saçlarını kırmızıya boyatanlar, yarısını kazıtanlar, gırtlağına kadar dövme yaptıranlar vs). Bira, adeta bir resmi içecek olarak mecburi statüdeydi ve bizler (her ne kadar üçte ikimiz alkolle mesafeli olsak da) asi kardeşlerle dolu bir ortamdaydık artık!


Fakat birden bir şey oldu...


Nedensiz bir şekilde, orada bir anda, çarpıcı bir gerçeği hayatımda ilk kez fark ettim. Hani ''aydınlanma'' denir ya, öyle bir şey oldu sanki! 
Burada toplanmış binlerce genç, başkaldıran, asi olan ve düzenden rahatsızlık duyan insanlardı güya. Gelin görün ki tüm bu asiler bir mekana toplanmış, üstlerine aynı renk ve şekillerde birer üniforma giymiş, neredeyse tıpkıbasım takı ve sembollerle donanmış bir halde, gayet düzenli bir sıraya dizilerek kuzu kuzu beklemekteydiler!
Kim, nasıl yapmıştı bilemedim ama bu gençlerin hem asiliklerini tatmin etmelerine izin verilmiş, hem aidiyet duygularını yaşamaları sağlanmış, üstüne üstlük bir de kendilerini ''özgün'' hissetmeleri garantilenmişti.Dehşet ve biraz da takdir karışımı bir hisle şaşkın, kalakaldım. Bizler daha evvel İstanbul sokaklarında milletin yüreğine korku saçan ''özgür'' gençlerken, her nasıl olduysa, hemen sonra bir bilet kuyruğunda, neredeyse tıpatıp aynı evsaflarda oraya doluşmuş insanlarla, öyle paşa paşa bekler olmuştuk.


Birileri ''Bilet kalmadı!'' diye duyuru yaptı. Nedense çok üzülmediğimi hatırlıyorum. Kafam hâlâ bir üyesi olduğum bu ''sürü''den duyduğum rahatsızlıkla meşguldü o sırada.


Sessizce ayrıldık oradan. Bir kafeye gittik önce. Yedik, içtik, sonra biraz dolaştık. Çok da eğlendik kendi başımıza. Özene bezene çizimini yaptığım ve az bir kısmını ellerimle tasarladığım ''RHCP'' yazılı gümüş kolyemi o gün boynumda çekip kopartarak Kadir Has yakınlardan bir çöpe attım. Anladım ki özgür olmak, ilk gelen dalgaya binmek, hazır paketlerden paket beğenmek değilmiş. Özgürlük -özünde- ''seçim yapabilmek'' demekmiş. Seçim yapamayanın, akıntıya kapılıp gideceğini, şartlara ve kendi akıldışı isteklerine köle olmaktan başka seçeneği olmadığını, ilk kez o gün adamakıllı kavramaya başladığımı söyleyebilirim.

Bugün hâlâ -bazen- alternatif-rock veya heavy metal dinler ve bu tür müzikten müthiş keyif alırım. 
Şimdi diyorum, iyi ki bir zamanlar tüm üniformalılar gibi bu kültürün üniformasını da reddetmişim. Kendi seçtiğim müzik türürün güzel örneklerini, olabilecek en rahat kıyafetlerimle dinleyebiliyorum. Hem ney sesinden hem elektrogitardan keyif alabiliyorum. Benim yerime seçilmiş şıklarda özgürlük aramanın beyhude olduğunu kavradıktan sonra, seçebilmenin verdiği özgürlüğü olabildiğince tadına vararak yaşamaya çalışıyorum.

Seçim benim, en azından müzik konusunda... Az şey değil bence, hatta bayağı bir lüks bu devirde...


Baybiş.


7 Temmuz 2017 Cuma

En Büyük Yeteneğimiz: Beyin

Sanıyorum 12-13 yaşlarıma kadar hayatımdaki en büyük bilinmezlik televizyonlar olabilir. O görüntülerin bize nasıl sunulduğunu, bütün televizyonların -aynı kanalda- aynı şeyleri gösterip göstermediğini merak ederdim. Görüntümüz bozulduğunda evimizin tavanına çıkıp, antenimizi Güneş'e çevirmişliğim bile vardır. (Çocuk aklı, görüntüleri oradan birileri gönderiyor sanırdım) Biraz daha büyüdüğümde sistemin sandığım kadar kaotik olmadığını anlamaya başladım. Yine de televizyonları, uzay sondalarını, uçakları tasarlayanlara hayran olmamak neredeyse imkansızdır. Araçların altında yatan mühendislik, nereden bakarsanız bakın muhteşem gözükür. 

Yaşadığımız bu dünyada, insanların gelişmişliğine karşın, benim -hatta bizim- iptidai kalmamız, onları izlemememiz ne kadar doğrudur bilemiyorum. Bu noktada, İyontalı bir bilim insanı Demokritos (M.Ö. 460-370) ile çok sevmediğim bir filozof olan İmmanuel Kant (1724-1804) bana yardımcı olacak sözler etmişlerdir.

Kant, ''En büyük ahlaksızlık, yeteneğin üstüne gidilmemesidir'' derken,
Demokritos, ''Bir şeyin nedenini öğrenmeyi, kral olmaya yeğ tutarım'' demiştir.
Şu cümlelere saygı ile eğilmemek mümkün müdür?

Çocukken anlayamadığım, son 6-7 sene içinde kavrayabildiğim şey, tüm araçların bir beynin eseri olduğudur. Bana göre evrenin en büyük gizemi ''beyin'' dir. Kendisi ortalamak olarak 1400 gr. ağırlıkta olup, (kadınlarda 1300 gr. kadardır) evrendeki en karmaşık maddesel yapılanmadır. Şunu söylemeden de geçmemem gerekiyor; 3 buçuk milyar yıllık bir argeyle savaşamazsınız, eğer onu öğrenirseniz bilgelik peşinizden gelecektir. Evet a dostlar, biyoloji her zaman kazanır. (Öğrenmek burada çok ağır olabilir, evrenin en karmaşık şeyiyle karşı karşıya geldiğinizde ''onu anlamaya çalışmak'' daha doğru yöntem olacaktır)

Artık yıldızların ne ihtiva ettiğini büyük bir kesinlikle, helyosismolojik yöntemler ile bilebilirken, beynin kararları nasıl verdiğini, hafızamızın nerede olduğunu neden bilemiyoruz? Evrendeki en karmaşık organizma derken bunu söylüyordum. Yıldızlar çok basit olmasa da, onları beynimizin türettiği yöntemler ile anlayabiliyoruz. Kendi beynimizi anlamaya çalışırken, ondan daha karmaşık bir şeyle değil, beynimizi kullanıyoruz. Aslında burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Bir kabın içine 1000 gr. su, 160 gr. yağ, 110 gr. protein, 15 gr. şeker ve biraz da tuz koyduğumuzda -ki beynimizin muhtevası tamamen bundan ibarettir- neden bir beyin yapamıyoruz? Önceden de bahsettiğim gibi, bu karışımı 3 buçuk milyar yıl karıştırsak bile bir beyin olacağına ihtimal vermiyorum. Coca Cola ürünlerinde ''doğal aroma vericiler'' yazar bilir misiniz? Ben de beyin tarifinde ''şefin özel sosu'' olduğunu, bunu da hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünüyorum.

Kötü bir tablo çizmiş gibi gözüksem de, Aristoteles'in tanımladığı beyin ile şu anki tanımladğımız beyin aynı değil. Zaten bilim dediğimiz alan peyderpey ilerler. Muhtemelen bu anlama arzumuzdan kaynaklanıyor. Sonuç olarak dünya üzerineki her türlü açlığı ve şehveti tatmin edebilirken, bilgi öyle değil. Bilgi, yediğiniz zaman daha da acıktıran bir yemek gibi düşünülebilir.

Doğaya çıkıp baktığınızda canlıların arasında bir hiyerarşi görürsünüz. Bu piramidin en tepesinde insan olarak, ahsen-i takvim olarak biz bulunuyoruz. Diğer canlılarda bulunmayan, yaklaşık 240 milyon yılda evrimleşen, 2-3 mm. kalınlığında bir dış kabuğa (neokorteks) ve çok büyük bir alın lobuna (frontal lob) sahibiz. Bu gelişmişlikler ile beraber dürtülerimizi kontrol edebiliyor, öz farkındalığımıza varabiliyor, düşünebiliyor ve sosyalliğin dibine vurabiliyoruz.

Bildiğimiz tüm canlılardan böylesine keskin bir şekilde ayrılırken, Allah'ın bahşettiği en güzel şeyden habersiz yaşamak, hem bana hem Allah'a göre en büyük günahtır.

Enfal-22: Çünkü yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen/kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.

Yunus-100: ...Allah, pisliği aklını kullanmayanların üzerine yağdırır.



Halbuki sirkelenebilsek neler yapabilirdik, ne cennetler kurabilirdik.
Hâlâ da mümkün.
Ama bir tek SEN bilebilirsen ve yapabilirsen.
Başkası değil.
Devletliler, bürokratlar, patronlar, zenginler değil.
Sadece SEN.
Bu yazıyı okuyan SEN.
Parmak izi, beyninin kıvrımları, damarlarının dallı budaklı desenleri ve hayal âleminin başka hiçbir kimseye benzemeyen SEN.
Eşref-i mahlukat olan SEN.
Eğer o Sen isen, selam olsun sana.


Baybiş.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

İnsan Retoriği

Ardışık, sadece beynimizde olan zamanın son anında, en modern çağda yaşadığımızı söyler dururuz. Çoğumuza sorulacak olsa, veya sorulduğunda ''evrenin merkezi benim durduğum yerdir'' diyecek kadar ileri gidebiliyoruz.Geldiğimiz nokta bu mudur? 

5 Eylül 1977'de fırlatılan ve Güneş Sistemini aşabilmiş tek araç olan Voyager-1, bize pek önemli olmadığımızı hatırlattı. Onun sayesinde, 2013'te başka bir yıldızın sesini duyabildik. Ancak -bana göre- onun yaptığı en büyük iş, 6 milyar kilometre öteden dünyamızın fotoğrafını çekmesidir. Görsellerle desteklenmeyecek kadar açık şekilde, ufak gözüküyoruz. Carl Sagan'ın bu fotoğraf hakkında koca bir kitap yazmışlığı vardır. Onun dediği gibi, biz uzaktan pek seçilemeyen, belli belirsiz, mavi soluk bir noktayız. Güneş ışığına asılı kalmış bir toz zerresinden fazla bir şey değiliz. Peki yere göğe sığdıramadığımız, henüz %1'ini görebilme fırsatı yakalayamamış, kütlesini, hacmini, sistemlerini idrak edemediğimiz dünya buysa, o yersiz hatta ahmakça kibirimiz nereden geliyor?

Güneş'i, Ay'ı, hatta Mars'ın iki minnak uydusu Phobos ve Deimos'u bırakın. Hangimizin boyu bir dağ kadar uzun? Yahu Uğur bırak bunları, evrendeki en karmaşık maddesel yapılanma bize içkin (beynimizden bahsediliyor) elbette biz seçilmiş ve özel canlılarız. Biraz da kibir oluversin diyenleriniz olubilir. Peki bunun bilincinde olan insanlar, vaktini neden düşünerek ve akıl ederek geçirmez? 


Yahut geçmişten bugüne kadar adımbaşı hamam bulunan coğrafyamızda neden suyun kaldırma kuvvetini biz bulmadık? Arşimed'in bizden ne fazlası var?
Yahut, tarih boyunca Amasya'da elma yetiştirmiş ve dünyaya ihraç eden bir coğrafya olarak, kütleçekimini neden biz bulmadık? Bahsedilen elmalar sadece İngiltere'de ve Cambridge yakınlarında mı yere düşüyor? Ay, sadece İngiltere'de mi görünüyor? Newton'un bizden ne fazlası var?

En modern, bilginin aritmetik (1-2-3) değil de, geometrik (2-4-8) şekilde arttığı bir dönemde yaşadığımızı söyleyip; Isaac Newton'dan, Niells Bohr'dan, Alexander Friedmann'dan daha yetkin ve bilgili olduğunu söyleyebilecek biri var mıdır? Bu insanlarla aramızdaki fark -yine bana göre- o cıscıslı tınısıyla ''Tecessüs'' olmalıdır. Merak etmiyoruz, istemiyoruz..

Şöyle bir düşünelim; Ben evimden dışarı çıkmayan, tüm gününü oda, salon, lavabo üçgeninde geçiren bir birey olayım. Bununla birlikte bekar ama evlenmek isteyen biri de olabilirim. Benim bu isteğimi dışarı çıkmadan, bakıp görmeden, kısmeti aramadan, camdan bakarak yerine getirebilmem mümkün mü? 

Başarı, onu arzulayan ve hazır olana gelir.Newton ve Arşimed hazırdı. Zamanında Paul Verlaine ne güzel demiş, öyle değil mi?


                          ''Ey senki durmadan ağlarsın,  
                            Döversin dizlerini.
                            Gel söyle ne yaptın,
                            Nettin gençliğini?''

İnsan, insan olma vasfının sınırlarına gelmişken, Michio Kaku'nun belirttiği gibi, belki de normal yollarla ölecek son canlılar olacakken, insan genomunun tamamı kopyalanmışken, bizim bilgi üretmeden, teknoloji üretmeden var olabilmemiz mümkün değil.Bilgi üretmeyen bir toplum geri kalmaya ve yok olmaya mahkumdur. Buraya, bu dünyaya, yüksek maaşlı işlerde çalışmaya, lüks markalar edinmeye mi geldik?
Unutmayın; insan itiraz eder, hesap sorar, kul itaat eder.