11 Temmuz 2017 Salı

Asiler Sürüsü

Yıllar önce, henüz on sekiz yaşındayken, o günlerde -benim için- yıldızı yeni parlamaya başlayan ''Red Hot Chili Peppers'' adlı alternatif-rock grubu İstanbul'da konser verecekti. Tabii o zamanlar heyecanlı ve hızlı gençleriz. Bahtiyar, Soner ve ben kısa zamanda kendilerini çok sevmiş bireyler olarak, hemen evde kostümlerimizi giyip aksesuarlarımızı kuşandık. Sonrasında, hedefe doğru attık kendimizi sokaklara. Santralistanbul'da bu tip konserler çok olsa da biz ilk defa gidecektik ve fırsatı kaçırmamaya azmetmiş vaziyetteydik.

Kendileri de en az benim kadar kalıplı olan iki arkadaşımla beraber Bilgi'nin kampüsünden konserin yapılacağı alana doğru yürürken hissettiğim o garip özgüveni halen hatırlıyorum. Üzerimizde siyah tişörtler, tişörtlerin göğüs bölgelerinde en sevdiğimiz, bizi en iyi ifade ettiğinden emin olduğumuz müzik gruplarının garip resimleri, dar siyah kotlarımız, arkadaşlarımın bellerinden sarkan zincir. Saçlar her birimizin babasının müsamaha gösterebileceğinden birkaç santim daha uzun, gözlerde pis bir bakış, çelik parıltılar...

Biz yürürken, karşıdan gelenlerden bazılarının tedirgin olup hafifçe kenara çekildiklerini hatırlıyorum. Biraz ürkütücü, biraz serkeş, biraz da tehlikeli görünümlü idik herhalde. Haydi itiraf edeyim, o zamanlarda hoşuma gitmiyor değil bu kabadayılık olayı. Biz orjinaldik, kaldırım taşları postallarımızın, botlarımızın altında eziliyordu. Sokakları dolduran o kravatlı-ceketli, tayyörlü-etekli ''sürü''den farklıydık! Bize dayatılana isyan ediyor ve bu isyanda oldukça başarılı ''görünüyorduk''

Derken efendim geldik, o zamanın -şimdi de öyle tabii- en önemli kültürel faaliyet mekânlarından santralistanbul'un önüne. Bir baktık ki alanın önü tıklım tıklım dolu. Bizim gibi binlerce genç konsere girebilmek için sırada bekliyor. Etrafa baktım, bazı tiplerin kılık kıyafetleri hoşuma gitti, bazıları benim için bile aşırı gözüküyordu (saçlarını kırmızıya boyatanlar, yarısını kazıtanlar, gırtlağına kadar dövme yaptıranlar vs). Bira, adeta bir resmi içecek olarak mecburi statüdeydi ve bizler (her ne kadar üçte ikimiz alkolle mesafeli olsak da) asi kardeşlerle dolu bir ortamdaydık artık!


Fakat birden bir şey oldu...


Nedensiz bir şekilde, orada bir anda, çarpıcı bir gerçeği hayatımda ilk kez fark ettim. Hani ''aydınlanma'' denir ya, öyle bir şey oldu sanki! 
Burada toplanmış binlerce genç, başkaldıran, asi olan ve düzenden rahatsızlık duyan insanlardı güya. Gelin görün ki tüm bu asiler bir mekana toplanmış, üstlerine aynı renk ve şekillerde birer üniforma giymiş, neredeyse tıpkıbasım takı ve sembollerle donanmış bir halde, gayet düzenli bir sıraya dizilerek kuzu kuzu beklemekteydiler!
Kim, nasıl yapmıştı bilemedim ama bu gençlerin hem asiliklerini tatmin etmelerine izin verilmiş, hem aidiyet duygularını yaşamaları sağlanmış, üstüne üstlük bir de kendilerini ''özgün'' hissetmeleri garantilenmişti.Dehşet ve biraz da takdir karışımı bir hisle şaşkın, kalakaldım. Bizler daha evvel İstanbul sokaklarında milletin yüreğine korku saçan ''özgür'' gençlerken, her nasıl olduysa, hemen sonra bir bilet kuyruğunda, neredeyse tıpatıp aynı evsaflarda oraya doluşmuş insanlarla, öyle paşa paşa bekler olmuştuk.


Birileri ''Bilet kalmadı!'' diye duyuru yaptı. Nedense çok üzülmediğimi hatırlıyorum. Kafam hâlâ bir üyesi olduğum bu ''sürü''den duyduğum rahatsızlıkla meşguldü o sırada.


Sessizce ayrıldık oradan. Bir kafeye gittik önce. Yedik, içtik, sonra biraz dolaştık. Çok da eğlendik kendi başımıza. Özene bezene çizimini yaptığım ve az bir kısmını ellerimle tasarladığım ''RHCP'' yazılı gümüş kolyemi o gün boynumda çekip kopartarak Kadir Has yakınlardan bir çöpe attım. Anladım ki özgür olmak, ilk gelen dalgaya binmek, hazır paketlerden paket beğenmek değilmiş. Özgürlük -özünde- ''seçim yapabilmek'' demekmiş. Seçim yapamayanın, akıntıya kapılıp gideceğini, şartlara ve kendi akıldışı isteklerine köle olmaktan başka seçeneği olmadığını, ilk kez o gün adamakıllı kavramaya başladığımı söyleyebilirim.

Bugün hâlâ -bazen- alternatif-rock veya heavy metal dinler ve bu tür müzikten müthiş keyif alırım. 
Şimdi diyorum, iyi ki bir zamanlar tüm üniformalılar gibi bu kültürün üniformasını da reddetmişim. Kendi seçtiğim müzik türürün güzel örneklerini, olabilecek en rahat kıyafetlerimle dinleyebiliyorum. Hem ney sesinden hem elektrogitardan keyif alabiliyorum. Benim yerime seçilmiş şıklarda özgürlük aramanın beyhude olduğunu kavradıktan sonra, seçebilmenin verdiği özgürlüğü olabildiğince tadına vararak yaşamaya çalışıyorum.

Seçim benim, en azından müzik konusunda... Az şey değil bence, hatta bayağı bir lüks bu devirde...


Baybiş.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder