10 Eylül 2017 Pazar

Us

Eskisi gibi değiliz, elimizde bilim var; neredeyse her istediğimizi yapabiliyor, bir tık ile dünyanın öbür tarafına seyahat edebiliyor, aklını işletmişlerden bilgi alabiliyor ve o kadar da kısa yaşamıyoruz. Öleceğini bilen tek canlı olarak ölümü de unutuyoruz. (Harari ''ölmeyeceğiz'' diye gevelese de, konumuz o biçimsiz değil.) Çoğu zaman günlük telaşelerimiz, kısır siyasi tartışmalarımız, futbol maçlarımız, magazin programlarımız, sağlıklı beslenme reçetelerimiz, on adımda fit olma yöntemlerimiz, gelecek kaygımız ve bilumum ilgilenecek şey buluyor ve meşguliyetlerimizin en baş köşesine yerleştiriyoruz. Yaşadığımız hayatın asıl amacının ne olduğunu ve nelerden bahsettiğini bilmiyorsak, ''yaşamımız'' koskoca bir sanrıdan ibarettir diyemiyoruz.


Yaşadığımız bu bilgi çağında ''düşünememek'' bir hastalık ve eksiklikten kaynaklanabilir ama ''düşünmemek'' -en azından bana göre- büyük bir suçtur. Kendimize ve zihnimize vakit ayırarak üzerimizdeki emanetin ağırlığına uygun bir vaziyet almamız şart. Ben burada kendinden emin olanlara klavye eskitmiyorum. ''Bu şeyi eksik biliyor olabilir miyim?'' insaniyetine sahip varlıklaradır yazdıklarım. Rüzgara kapılmışlara değil, rüzgara direnip arafta kalabilenler ile ilgileniyorum. Kemal yolculuğunda bir adım daha atmak isteyenlere her şeyi anlatabilirim. Bildikleriyle beraber köşesine oturmuş ve ''gong'' sesi duyulduğunda ortaya gelip yumruk sallamaya çok meraklı insanüstü siborglar için çabalamıyorum.


Her ne kadar günümüzün gelişmiş teknolojisi bizi kendimizden geçirse ve ara sıra büyüklük sanrılarına gömülmemize neden olsa da, biz gayet ''doğal'' ve ''sıradan'' canlılarız. Tabiat ile rabıta kurabilmiş, objektif mercekleriyle odaklanabilmiş her insan orası ile bir bağ içinde olduğumuz gerçeğini görebilmeli. Onlarla bir hiyerarşi içinde olduğunuzu görebildiğiniz an, -ki çok açık söylüyorum göremeyen aptaldır- buranın çözülemez sandığımız meselelerinin açıklama yolunu çok daha iyi çizeriz. Şu anda yaşadığınız coğrafya bilimin ve felsefenin neşet ettiği yer ise -ki kesin bir şekilde böyledir- evrene, canlılık üzerine, kutsal metinlere kafa patlatmadığımız her an bizden öncekilere ve sizi burada bitiren Allah'a saygısızlık değil de nedir? Bunların para kazandırmadığını söyleyenler olabilir ve bazı kesimlerce haklı sayılabilir. Ancak hayatınızda sizi siz yapan cinslikleriniz varken, kendinize standart işler, uğraşlar seçmeniz ve ideallerinizi böyle şekillendirmeniz çok garip.


Gününün sekiz saatini çalışıp, sabahın köründe kalkan biri şu yazıyı görse ''Ne diyor bu artist?'' diyebilir. İlle de birine muhalefet, düşmanlık edecekseniz, kendi içinizdeki düşmanlığa düşmanlık edin. Kimse kusura bakmasın, dökülmüş bir beton gibi sabit bir şekilde şu değerli zamanınızı geçirmek, olaylardan bihaber göçüp gitmek, insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerdendir. Heybenize ne yükleyebiliyorsanız, o kadar insansınız. İnsan kendisine uzak düşerse, kendi anatomisini merak etmezse, nelere yaklaştırılır siz düşünün. Ne mutlu ki hak dini kabul etmiş bir toplumdasınız. (Tabii Hindu da böyle düşünüyor) Hiçbir sorgulama yapmadan, dininiz ile dünyaya bakmadan imandan bahsetmeyin. İmanın sahiciliği kendinden ne verebildiğinle doğru orantılıdır. Oruç tutarak, dokuz-beş çalışarak paçayı kurtaracağını sanan netameli arkadaşlara bir şey demeye gerek görmüyorum.


Giderek sözün büyüsüne, konuşmanın şehvetine, klavyenin ittirmesine kapılıyorum. Sakin olmak lazım. Canlılık diyorduk. Türkiye'de yaşayan arkadaşların çoğu -belki de dinleri gereği- bütün canlıların gökten ayrı ayrı leylek ile indirildiği sanıyor. İnanmayan arkadaşlar Tanrı'yı göremediği için buna pek ihtimal vermezler. Tabii burada göremediğimiz varlıkların olup olmadığı ile ilgili tartışmaya girmeyeceğim. ''Göze indirilmiş akıl, aklı da gözü de kör eder'' der ve konuyu kapatırım. Değerli dindaşlarım, siz evrim lafzından pek hoşlanmassınız. En başta bana da garip geliyordu. Bir dinozor nasıl olur da kuşları yakalamaya çalışırken kanatları çıkar diye çok düşünmüştüm. (Microraptor gui'yi gördükten sonra fikrim değişti) Eğer yeterli bir vakit varsa oluyormuş yani, ben de sonradan öğrendim.


Evrilmek, yaratılışın mütemmim bir cüzüymüş. Darwin'in simsiyah fonlu fotoğraflarını gördüğümde ben de ürperiyordum. ''Maymundan geldiysek, neden maymunlar insan olmuyor?'' sorusu bana da tutarlı geliyordu. Evanjelist hıristiyan arkadaşların bunu bir aforizma olarak sunduğunu ya da sunmaya çalıştığını öğrenip biraz da biyoloji kitaplarına kafa patlatınca işin bu olmadığını anladım. 


Buraya, kendi inandığım kitaptan ayetler atıp sizi inandırma çabasına girişmeyeceğim. İnsanın asıl görevlerinden biri olan ''Bir dakika! Burada neler oluyor?'' sorusunu sormak için sizi teşvik ediyorum. Uğruna kavga ettiğimiz birçok olay, aslında birer mirasyedi misali cebimizde hazır bulduğumuz değer ve davranış kalıplarından ibaretmiş. İnanın bunu çok geç anladım. Onlar ''bizimmiş'' gibi uğurlarında dövüşmeyi göze alabilen dümbeleklermişiz. Bana sorarsanız, bu kainatta bundan büyük tuhaflık yoktur. ''İlme ve bilmeye'' en fazla vurgu yapan kutsal metin olan Kur'ân'a bağlı olduğunu söyleyen nice insan; karpuz çekirdeklerinde, domates derinliklerinde yahut bal peteklerinde Arapça Allah lafzını arar olmuşlar. Dünyadaki hiçbir meseleyle ilgilenmedikleri kadar ''kabir azabı'' ve ''ölüm sonrasıyla'' meşgul olmayı inançlarının temeli sanmışlar.


İnsanoğlu olarak, ilimden ve güncel bilgiden uzak kaldıkça, bilgi üretmeyi temel bir dert haline getirmedikçe maalesef gelenek ve ezber bataklığına gömülüp kalmaktan başka bir seçeneğimiz yok. Tembellikle savsaklayacağımız her şey, sorumluğu çok ağır olabilecek bir yükümlülüktür. Beni eleştirebilirsiniz. Bizim babamız Adem'dir, anamız Havva'dır diye artistlik yapabilirsiniz. Ne kadar artist olursanız olun, öleceksiniz! O zaman görüşürüz.





Motto yok.












25 Ağustos 2017 Cuma

Senin Halin

Sevgili muhatabım merhaba,

Sana merhaba demek aslında garip; zira bu yazının muhatabı muhtemelen bu satırları okumayacak. Şu anda bunu okuyan kişi, yani sen muhtemelen bu yazının muhatabı değilsin. Diyelim ki hem muhatabasın hem de okuyorsun. O zaman da muhtemelen pek bir şey anlamayacaksın bu yazdıklarımdan. Olsun, bu blogda bir şeyler düşünüp klavyemin gücüne dayanarak yazmak biraz da anlaşılmaz olmak değil mi zaten?

Çok karamsar bir tablo çizdim sanırım. Sekiz küsür milyar insan içinde tek ve benzersiz bir canlıya böyle itham etmek abesle iştigal olabilir mi? Altını doldurmayı yeğlerim.

Hangi evde oturduğunu, nerelere gittiğini ve ne düşündüğünü bilmiyorum. Aslında evinin nerede olduğunu umursayanların olduğunu da düşünmüyorum. Bunun bilincinde olduğundan mütevellit, düşüncelerine ihtiyaç olup olmadığını tahkik etmeden paylaşıyorsun. Bulduğun her toplulukta saatlerce tartışıyorsun. Çok bildiğini ve okuduğunu söylüyor, herkesin bilmesini istiyorsun. İş böyle mi?

Sadece okuman gerektiğini düşündüğün şeyleri okuyorsun. Sadece sana öğretilmiş sorulara cevap arıyor, sadece sana verilen cevaplarla konuşuyorsun. Sana böyle öğretilmiş; bunun dışına çıkmak aklına bile gelmiyor. Birilerinin, bir şeyleri her zaman senden daha iyi bildiğine eminsin. O birileri bir şey söylese de kanaat oluştursam diye ağızlarının içine bakıyorsun. Onlar bir şey söylemeden sana bir soru sorulacak diye ödün kopuyor bazen, suspus oluyorsun. Ama birisinin daha önceden verdiği cevap elinde hazırsa onu verebileceğin her soruya balıklama atlıyor, cansipârâne savunuyorsun dağarcığındakileri.

Böylelikle hem düşünmenin ağırlığından kurtuluyor hem de her konuda söyleyeceğin havalı birkaç kelimeye sahip oluyorsun. Bunun sağladığı güveni göz ardı etmiyorum: En temel varoluşsal sorunlarla başa çıkabilmeni sağlayan birçok hazır paketin var. Derinliği olmasa ne gam? Kim senden derinlik bekledi ki bugüne kadar?

Büyük mevzuların derinlemesine tartışılması sıkıyor seni, biliyorum. Kullanılmayan organlar küçülür ya, idrak de bir süre sonra mahvoluyor kullanılmadığında. İnsan idrakinin yetmediği şeyler vardır ama bu idrak bir şeylere yetmeli, değil mi? Yok, sen aklını kullanmamayı seçmişsin. Bir nedenden ya da bir sürü nedenden dolayı güvendiğin insanlar sana ne söylerse ''gerçek'' odur, gerçeğe ne kadar muhalif olsa bile. Eğer yeteri kadar vaktin varsa onları büyük bir dikkatle okuyup incelersin. Anlaman gerektiğini düşündüğün bölümleri, senden istenildiği şekilde anlarsın. Bir hamlede bütün sorunları çözmüş olursun. İnandığın veya inanmadığın kutsal kitabı, oturup kendi kafanla okumaya yetmez yüreğin. İnanç denen şeyin ne olduğunu anlayabilmek için yorucu bir süreç gerekir ki, smoothie challenge videolarını, futbol maçlarını izlemene kızamıyorum.

Bu kadar çelişkili bilgi arasında doğruyu nasıl bulacaksın? Hepsini okumak mı? Saçmalama canım; senin yol göstericilerin belli zaten. Onları okuyuver, dinleyiver, diğerleri zaten kulliyen yalandır, değil mi? Senin seçtiklerinin karşısında duranlar ya ''şucu''dur ya da ''bucu''.. Üzerinde durmaya bile değmez.

Bilim dünyasından irfan almak istersen yine güncel başlıklar işini görür. Sana uyan birisini alıp oku ve kamyonla malumatı sırtına yükle. Senin âlemde hangisi geçerse onları bırak cümlelerinin arasına. Son okuduğun şey ''Şu yalandır' diyorsa çekinme, haykır aynısını. Ne gerek var kaynak kaynak gezmeye, kafa patlatmaya, gönlüne danışmaya? Bu saatten sonra profesör mü olacaksın, âlim mi? Ama konuşmadan da duramıyorsun değil mi? İlâhi!

Neyse, demem o ki kendini aşan anlamlar üretmek zihnimizin ve beynimizin bir işlevi; daha da önemlisi -bana göre- varlık nedeni. Biliyorum, böyle konforlu yaşamak kime cazip gelmez? Azıcık bir çabayla her şeyden anlar hale gelebiliyorsun. Az marifet değil bu tabii. Hakikatin bütün yönlerinden haberdar olmak zırtoların işidir, öyle değil mi?

Ne olacak senin halin? Zihninin tüm mesaisini aynı şeylerle harcarsan yeni kapılar nasıl açılacak? Nasıl kurtulacaksın diğerlerinin papağanlığından? Daha da önemlisi, bir zaman sonra, etrafından yardım kesilince baktığın dünya sana ne anlam ifade edecek? Söylesene: En son ne zaman kendiliğinden bir melodi mırıldandın? En son ne zaman aklına gelen bir düşünce kalbini hoplattı? En son ne zaman ''Gerçek nedir?'' mevzuu üzerinde konuşurken yakaladın kendini?

Hiç mi?
Eyvah!




Baybiş.




3 Ağustos 2017 Perşembe

Son Çare: Feminizm

Kadını anlamaya çalışmak beyhude debelenmektir ama buna rağmen bilinen en büyük erkek sporudur. Kadını anlayamıyor olmamızın hiçbir aşamasında, kadınları suçlamaya hakkımız yok. Bize göre daha karmaşık bir cinsle karşı karşıyayız ancak kozmik yasaların dayatmaları yüzünden karşı karşıya değil de el ele olmak zorundayız. Bunları samimiyetle kabul ediyor ve kadın düşmanı olmadığımı da belirtmem gerekiyor. Bir kadınla çeyrek asır geçirmedim ama geçirmek isterdim.


Öte yandan Feministlere karşı çok hoşgörülü olduğum da söylenemez. Cinsler arası çatışmayı doğuran iklimin, Feminist bakış açısından kaynaklandığını düşünüyorum. Sanırım bir bütün halinde insan olabiliyoruz ve o bütünün tamamlayıcı parçalarından birisinin öznel bakış açısının kurumsallaştırılması hiç de sağlıklı değil. Daha da ileri gideyim, kurum kültürünün çağdaş bir sapkınlığa dönüştüğünü savlayabiliriz. Feministim diyen kadın sosyal bir dirençle karşılanmazken, Maskulistim diyen bir erkek maçolukla öküzlük arasında bir konuma yerleştirilebiliyor. Hatta toplumun belli katmanlarınca Feminizm yalakalığı öyle bir kabulle sarmalanıyor ki son dönemde Feminist erkeklerle sıkça karşılaşmaya başladık. Gerçi, şahsen onların içten içe pragmatik yavşaklar olduklarını ve kadına yanaşmak için gerekirse penguen bile olabileceklerini fark ediyorum ama yine de midemin bulanmasını engelleyemiyorum.


Bir şeyler değişmiş. Feminist teori, modern kadının elinde erkeği baskılamak için kullanılan hunhar bir saldırı aracına dönüşüvermiş. Ben, bir iki üniversite bitirip, üç de master yapmış olan hiçbir Feminist'in erkek kökenli şiddet yüzünden mağdur olduğunu görmedim. Ama en yüksek sesle daima o konuşuyor. Konuşmasının bir zararı yok da, bunu erkeğe karşı bir yaptırım yöntemi olarak kullanıyor. ''Feminizm erkek düşmanlığı değildir, sadece kadın haklarını savunur.'' diyen ama her fırsatta erkeğe düşmanlık eden tiplemenin eline malzeme verdiğimin farkındayım. Konuşmalarında küfür, hakaret yok gibi gözüküyor. Ancak kadın mevziinde hiçbir şeyin aleni söylenmediğini, silahların da iltifatların da imaların arkasına gizlendiğini biliyoruz.


Çözüm üretmemiz tonla mesele varken, Cihangir'de neonlu bir barın kuytusunda oturup az buzlu Mojito içerken, gürültüde kaybolmasını istemediği sesini duyurabilmek için ciyak ciyak bağıran ve bu esnada ahkâm keserek kadın cinayetlerinden ve tacizlerden dem vuran Feminist, erkekleri cani ilan ediyor ve çözüm üretmiş oluyor öyle mi?


Tarihte çok hikâye vardır. Mesela Kerem, Aslı için 32 dişini narkoz olmadan çektiriyor. Ferhat, Şirin ile vuslat edebilmek için Amasya dağlarını seneler sonrasında deliyor. Amerikalı delikanlı, sevdiği ''Jane'' için çakıl taşlarından ''I love You!'' yazıyor. Mağaradaki genç adam kadınına yemek götürebilmek için sivri sopasıyla koca bizonun üstüne atlıyor. Evet, türümüzün cinsleri arasında gerçekten bir ayrımcılık var. Toplumsal eşitsizlik öyle bir düzeye gelmiştir ki; geri zekâlı Bill Gates'in ürettiği yazım programı Word'de Feminist yazarsan altını kırmızı ile çizmiyor. Öte yandan Maskulist yazarsan hem altını kırmızı ile çiziyor hem de üstüne gelip sağ tıklarsan ''Yazım önerisi yok'' diyebiliyor. Daha birçok örnek verilebilir ama yeterli buluyorum. Bu ayrım bütün örneklerde erkeğin aleyhine gibi görünüyor. Hal böyleyken bir tane Maskulist çıkıp da erkeklere yapılan bu ayrımı vurgulamak için göğsünü açarak Taksim meydanında çığırtkanlık yapmıyor. Benim anladığım kadarıyla tüm sorun memelerimizin olmamasından kaynaklanıyor.


Bana göre Feminizm, diğer ölümlere gözünü kapayan ve namus cinayetleri ve bilumum örnek üzerinden erkeği suçlayarak çözüm üretebileceğini zanneden saf yaşam formuna verilen isimdir. Nasıl ki Maskulist, tam tekâmül etmiş bir salaklığı sembolize ediyorsa, Feminist de aynı salaklığın 200 yıldır değişmeyen hikâyesini sembolize ediyor. Kadınlar kusura bakabilir vallahi, umurumda değil.


Dekolteye değinmeden geçilir mi? Elbette hayır!

İkindi namazından çıkan ve baston desteği ile evine doğru ağır ağır yürüyen bir amcayı kafanızda canlandırın. Amcanın üzerinde en üst düğmesi bile iliklenmiş ekose gömlek ve yelek var. Ancak altında tayt. Neymiş, böyle kendini daha rahat hissediyormuş, çöküp kalkarken zorlanmıyormuş. Allah aşkına hangimiz amcayı makul karşılar? Gözlerimizi amcadan kaçıncı dakikada alabilirdik? Donatello'nun elinden çıkmış bir heykel gibi olsun veya olmasın, rahatlık ihtiva eden nice ürün hazırken, neden vücudumuzdaki girinti ve çıkıntıları sergiliyoruz? Giyilmesine karşı değilim, giyim sebebine ithafen söylenen yalanlara karşıyım. Çıkıp biriniz şöyle dese amenna. ''Ben, Allah'ın tasarım becerisinin insandan gizlenmesinin günah olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda endişem var'' deseniz, haklılığınızı verir ve şikayet etmem.


Kadına bakmanın bir ölçüsü olabilir ve biz bunu bilmiyoruzdur. Kadın pekâlâ safiyane niyetlerle erkeklerin dikkatini çekmek istiyor olabilir. Bu yüzden kısmi çıplaklık içeren bir giyim tercih edebilir. Erkeklerin kendisine belli bir ölçüde bakmasını ama işin taciz aşamasına gelmeden bırakmasını da temenni eder. Sorun şu ki, bizim öküz modumuz aktive edildiğinde makul bir bakışla hayvan gibi bakış arasındaki farkı ayrımsayamıyoruz. Dolayısıyla bakışın dozu her an kaçabilir. Sonuçta hem kadın hem erkek teoride masum gözüküyor.

 Bu güzel tespitimden sonra (Uğur'un egosu işte, ne yaparsın) uygulamadıki aksaklığa bakalım.

Mademki erkek denilen malzemenin bakma ölçüsü konusundaki yetenekleri sınırlı, hafif göz ucuyla beğeni ifade eden ama taciz etmeyen bakışı kullanmayı çoğunlukla beceremiyor. Mademki o hassas ölçünün kaçma potansiyeli var. Kabul edip ona göre davranış modeli geliştiren tek bir kadın olamaz mı? Bakış dozu konusunda beceriksiz hayvanlarla dolu dünyada ya o bakışlara razı olacaksın, ya da dekoltenin ayarını kısacaksın. Ama ne yazık ki şuraya geliyoruz. ''Ben göstereceğim, sen bakmayacaksın. Şayet bakarsan seni sosyal medyaya sapık diye tanıtacağım''


Bakın, erken fikirlerin hepsinin bir şekilde cezalandırıldığının farkındayım. Herkesin mongol olduğu dönemde dünya yuvarlaktır dersen belanı bulursun. Bunu bilmeme rağmen söylüyorum; Bundan 50 yıl sonra ''Erkeklere seçme ve seçilme hakkı verilmesin'' başlıklı tartışmalar yapıyor olacağız. Pozitif ayrımcılık gereği, daha iyi bir dünya için saldırgan insan cinsinin siyasetten uzaklaştırılması iyi bir fikir gibi görülebilir. Bugün için masum olan kadının kayrılması fikri, kayrılacak konu bulunamadığında erkeğin baskılanması fikrine evrilecek. Benden söylemesi...


Daha çok ara sokağa girer, buraya satırlar eklerim. Ama denize gitmeyi uygun buluyorum.

Okyanusun ortasındayız ve gemi batıyor. Birkaç tane filika var ama filikaların hepsi de dibinden delinmiş durumda. Belli ki, onlar gemiden önce batacaklar. Buna rağmen, sırf kahramanlık olsun diye ve iş yapıyormuş gibi gözükmek isteyen müptezel kaptan bağırıyor. ''Önce kadınlar ve çocuklar''



Baybiş.




12 Temmuz 2017 Çarşamba

Özür Dilerim

Hata yapmak, öğrenmenin en temel yollarından biridir. Zira beynimiz, doğuştan gelen hata düzeltme mekanizması sayesinde, hatalardan yola çıkarak doğru yöntem ve yola dair paha biçilemez deneyimler üretir. Hatasız olma gayreti, mükemmelliyetçilik, hatadan korkma gibi refleksler, insanı ve toplumsal gelişimin önündeki en büyük engelleri oluşturur. Çünkü hata yapmamanın en garanti yolu hiçbir şey yapmamak ve hiçbir tercihte bulunup risk almamaktır.


Bu görüşlerimi sizinle paylaşma cüreti gösterdim. Birçok hata yaptım. Yanlış anladım, yanlış aktardım ve bazen bunu çok geç fark ettim. Yanlışta ısrar ettiğim zamanlar oldu. Sayısını bilemem ama çenemin gücüne dayanarak anlamsız bir tartışmada sırf üstün gelebilmek adına, bildiğim gerçeği gizlediğim dahi oldu. Zaman geçtikçe daha iyi anlayıp, bu minik gözüken arızaların aslında karşınızdakinin karaktrerinde nasıl gedikler açtığını, onu zamanla nasıl bir şeye dönüştürdüğünü, öğrenmesini, bilmesini ve düşünmesini nasıl engellediğinizi anlıyorsunuz. Biliyorum çoğunuzun özür dileyecek şeyleri var. Yaşadıkça sadece yıl değil, hata da biriktiriyoruz. 


Elbette listede tüm hatalarım yok ve elbette bu hatalar sadece şahsıma ait değil, ama olsun. Ben kendi üzerime düşeni yapma gayreti göstereyim. İnşallah bunu okuyan herkes de kendi üzerine düşeni yapma ve kendi özürlerini şöyle bir listeleme gayretine girer.


Huzurlarınızda;

  • Ömrümün önemli bir kısmında, kendi yaptığım hataları görmek ve telafi etmek için harcamam gereken vaktin çoğunu başkalarının hatalarını görmeye, onları analiz etmeye ve eleştirmeye harcadığım için;
  • ''Küçük hata'' diye bir şey olmadığını bile bile kendi ''küçük'' hatalarıma göz yumduğum için;
  • Bir zamanlar günah işleyen insanları ''kötü'' sandığım için;
  • İnancın insan için olduğunu, önce insan, sonra inançlı olunabileceğini kendime sıklıkla hatırlatmayı ihmal ettiğim için;
  • Aklımı kullanacağım yerde aklımı, vicdanımı ve duygularımı kullanacağım yerde de onları devreye sokmakta bazen bir hayli geç kaldığım için;
  • Dinin veya herhangi bir inancın, bir insanı ''iyi'' yahut ''kötü'' yapmaya tek başına yetmeyeceğini bazen çok geç fark ettiğim için;
  • Geçmişe ve geleceğe bakmaktan kaçırdığım her ''şu an'' için;
  • Bazen ahlâksızlık, terbiyesizlik, had bilmezlik ve küfür işaretleri taşıyan davranışlarımı bile görmemi engelleyen aşırı kalın perdelerim için;
  • Zannetmeyi, ''bilmeye'' tercih ettiğim için;
  • Çoğu zaman ''öz'' yerine ''şekil'' takıntım olduğu için;
  • Günlük politik dedikodular üzerine tartışmak gibi harcadığım nice zamanlar için;
  • Karşımdakini dinlemek yerine ona ''ne cevap yetiştireceğimi'' bulmaya harcadığım tüm zihin mesaim için;
  • Uyandığımı zannedip gururla diğer insanları uyandırmaya kalktığım için;
  • Kendi galibiyetimi, hakikatin galebesinden daha fazla ciddiye aldığım bilinçsizce geçen her saniye için;
  • Parayla satın alınabilecek kadar değersiz şeyleri önemli addeden her türlü düşüncem için;
  • Deliye ''deli'' diyerek akıllanılmayacağını, alçağa ''alçak'' diyerek yükselinmeyeceğini unuttuğum her an için;
  • Allah ile arama birçok insanın, fikrin, rutinin, ritüelin ve engelin girmesine izin verdiğim yahut bunlara engel olmakta yetersiz olduğum için;
  • Yalandan ihtişamlı kuleler kurduğum için;
  • Sevdiklerime sevgimi göstermeyi ihmal ettiğim o bir daha gelmeyecek fırsatlar için;

Rabbim'den,
kendimden,
sevdiklerimden,
ve herkesten
özür dilerim...


Dedim ya, elbette hatalarım bunlardan ibaret değildir. Keşke elimden gelse, hepsini bilsem de hepsi için özür dileyebilsem. Ama farkında olduklarım ve burada özür dilemeye çalıştıklarımla ilgili son bir dileğim var: Eğer bu hatalarımdan ders almamışsam ve bunları yahut benzerlerini yeniden tekrar edersem, o zaman da hiçbir özrüm kabul edilmesin.

Edilmesin ki özür, kalabalık şehir trafiğinde yolun ortasına fütursuzca bırakılan otomobilin dörtlülerini yakıvermek misali, yüzsüzlüğe ve arsızlığa vesile olmasın.



Baybiş.

11 Temmuz 2017 Salı

Asiler Sürüsü

Yıllar önce, henüz on sekiz yaşındayken, o günlerde -benim için- yıldızı yeni parlamaya başlayan ''Red Hot Chili Peppers'' adlı alternatif-rock grubu İstanbul'da konser verecekti. Tabii o zamanlar heyecanlı ve hızlı gençleriz. Bahtiyar, Soner ve ben kısa zamanda kendilerini çok sevmiş bireyler olarak, hemen evde kostümlerimizi giyip aksesuarlarımızı kuşandık. Sonrasında, hedefe doğru attık kendimizi sokaklara. Santralistanbul'da bu tip konserler çok olsa da biz ilk defa gidecektik ve fırsatı kaçırmamaya azmetmiş vaziyetteydik.

Kendileri de en az benim kadar kalıplı olan iki arkadaşımla beraber Bilgi'nin kampüsünden konserin yapılacağı alana doğru yürürken hissettiğim o garip özgüveni halen hatırlıyorum. Üzerimizde siyah tişörtler, tişörtlerin göğüs bölgelerinde en sevdiğimiz, bizi en iyi ifade ettiğinden emin olduğumuz müzik gruplarının garip resimleri, dar siyah kotlarımız, arkadaşlarımın bellerinden sarkan zincir. Saçlar her birimizin babasının müsamaha gösterebileceğinden birkaç santim daha uzun, gözlerde pis bir bakış, çelik parıltılar...

Biz yürürken, karşıdan gelenlerden bazılarının tedirgin olup hafifçe kenara çekildiklerini hatırlıyorum. Biraz ürkütücü, biraz serkeş, biraz da tehlikeli görünümlü idik herhalde. Haydi itiraf edeyim, o zamanlarda hoşuma gitmiyor değil bu kabadayılık olayı. Biz orjinaldik, kaldırım taşları postallarımızın, botlarımızın altında eziliyordu. Sokakları dolduran o kravatlı-ceketli, tayyörlü-etekli ''sürü''den farklıydık! Bize dayatılana isyan ediyor ve bu isyanda oldukça başarılı ''görünüyorduk''

Derken efendim geldik, o zamanın -şimdi de öyle tabii- en önemli kültürel faaliyet mekânlarından santralistanbul'un önüne. Bir baktık ki alanın önü tıklım tıklım dolu. Bizim gibi binlerce genç konsere girebilmek için sırada bekliyor. Etrafa baktım, bazı tiplerin kılık kıyafetleri hoşuma gitti, bazıları benim için bile aşırı gözüküyordu (saçlarını kırmızıya boyatanlar, yarısını kazıtanlar, gırtlağına kadar dövme yaptıranlar vs). Bira, adeta bir resmi içecek olarak mecburi statüdeydi ve bizler (her ne kadar üçte ikimiz alkolle mesafeli olsak da) asi kardeşlerle dolu bir ortamdaydık artık!


Fakat birden bir şey oldu...


Nedensiz bir şekilde, orada bir anda, çarpıcı bir gerçeği hayatımda ilk kez fark ettim. Hani ''aydınlanma'' denir ya, öyle bir şey oldu sanki! 
Burada toplanmış binlerce genç, başkaldıran, asi olan ve düzenden rahatsızlık duyan insanlardı güya. Gelin görün ki tüm bu asiler bir mekana toplanmış, üstlerine aynı renk ve şekillerde birer üniforma giymiş, neredeyse tıpkıbasım takı ve sembollerle donanmış bir halde, gayet düzenli bir sıraya dizilerek kuzu kuzu beklemekteydiler!
Kim, nasıl yapmıştı bilemedim ama bu gençlerin hem asiliklerini tatmin etmelerine izin verilmiş, hem aidiyet duygularını yaşamaları sağlanmış, üstüne üstlük bir de kendilerini ''özgün'' hissetmeleri garantilenmişti.Dehşet ve biraz da takdir karışımı bir hisle şaşkın, kalakaldım. Bizler daha evvel İstanbul sokaklarında milletin yüreğine korku saçan ''özgür'' gençlerken, her nasıl olduysa, hemen sonra bir bilet kuyruğunda, neredeyse tıpatıp aynı evsaflarda oraya doluşmuş insanlarla, öyle paşa paşa bekler olmuştuk.


Birileri ''Bilet kalmadı!'' diye duyuru yaptı. Nedense çok üzülmediğimi hatırlıyorum. Kafam hâlâ bir üyesi olduğum bu ''sürü''den duyduğum rahatsızlıkla meşguldü o sırada.


Sessizce ayrıldık oradan. Bir kafeye gittik önce. Yedik, içtik, sonra biraz dolaştık. Çok da eğlendik kendi başımıza. Özene bezene çizimini yaptığım ve az bir kısmını ellerimle tasarladığım ''RHCP'' yazılı gümüş kolyemi o gün boynumda çekip kopartarak Kadir Has yakınlardan bir çöpe attım. Anladım ki özgür olmak, ilk gelen dalgaya binmek, hazır paketlerden paket beğenmek değilmiş. Özgürlük -özünde- ''seçim yapabilmek'' demekmiş. Seçim yapamayanın, akıntıya kapılıp gideceğini, şartlara ve kendi akıldışı isteklerine köle olmaktan başka seçeneği olmadığını, ilk kez o gün adamakıllı kavramaya başladığımı söyleyebilirim.

Bugün hâlâ -bazen- alternatif-rock veya heavy metal dinler ve bu tür müzikten müthiş keyif alırım. 
Şimdi diyorum, iyi ki bir zamanlar tüm üniformalılar gibi bu kültürün üniformasını da reddetmişim. Kendi seçtiğim müzik türürün güzel örneklerini, olabilecek en rahat kıyafetlerimle dinleyebiliyorum. Hem ney sesinden hem elektrogitardan keyif alabiliyorum. Benim yerime seçilmiş şıklarda özgürlük aramanın beyhude olduğunu kavradıktan sonra, seçebilmenin verdiği özgürlüğü olabildiğince tadına vararak yaşamaya çalışıyorum.

Seçim benim, en azından müzik konusunda... Az şey değil bence, hatta bayağı bir lüks bu devirde...


Baybiş.


7 Temmuz 2017 Cuma

En Büyük Yeteneğimiz: Beyin

Sanıyorum 12-13 yaşlarıma kadar hayatımdaki en büyük bilinmezlik televizyonlar olabilir. O görüntülerin bize nasıl sunulduğunu, bütün televizyonların -aynı kanalda- aynı şeyleri gösterip göstermediğini merak ederdim. Görüntümüz bozulduğunda evimizin tavanına çıkıp, antenimizi Güneş'e çevirmişliğim bile vardır. (Çocuk aklı, görüntüleri oradan birileri gönderiyor sanırdım) Biraz daha büyüdüğümde sistemin sandığım kadar kaotik olmadığını anlamaya başladım. Yine de televizyonları, uzay sondalarını, uçakları tasarlayanlara hayran olmamak neredeyse imkansızdır. Araçların altında yatan mühendislik, nereden bakarsanız bakın muhteşem gözükür. 

Yaşadığımız bu dünyada, insanların gelişmişliğine karşın, benim -hatta bizim- iptidai kalmamız, onları izlemememiz ne kadar doğrudur bilemiyorum. Bu noktada, İyontalı bir bilim insanı Demokritos (M.Ö. 460-370) ile çok sevmediğim bir filozof olan İmmanuel Kant (1724-1804) bana yardımcı olacak sözler etmişlerdir.

Kant, ''En büyük ahlaksızlık, yeteneğin üstüne gidilmemesidir'' derken,
Demokritos, ''Bir şeyin nedenini öğrenmeyi, kral olmaya yeğ tutarım'' demiştir.
Şu cümlelere saygı ile eğilmemek mümkün müdür?

Çocukken anlayamadığım, son 6-7 sene içinde kavrayabildiğim şey, tüm araçların bir beynin eseri olduğudur. Bana göre evrenin en büyük gizemi ''beyin'' dir. Kendisi ortalamak olarak 1400 gr. ağırlıkta olup, (kadınlarda 1300 gr. kadardır) evrendeki en karmaşık maddesel yapılanmadır. Şunu söylemeden de geçmemem gerekiyor; 3 buçuk milyar yıllık bir argeyle savaşamazsınız, eğer onu öğrenirseniz bilgelik peşinizden gelecektir. Evet a dostlar, biyoloji her zaman kazanır. (Öğrenmek burada çok ağır olabilir, evrenin en karmaşık şeyiyle karşı karşıya geldiğinizde ''onu anlamaya çalışmak'' daha doğru yöntem olacaktır)

Artık yıldızların ne ihtiva ettiğini büyük bir kesinlikle, helyosismolojik yöntemler ile bilebilirken, beynin kararları nasıl verdiğini, hafızamızın nerede olduğunu neden bilemiyoruz? Evrendeki en karmaşık organizma derken bunu söylüyordum. Yıldızlar çok basit olmasa da, onları beynimizin türettiği yöntemler ile anlayabiliyoruz. Kendi beynimizi anlamaya çalışırken, ondan daha karmaşık bir şeyle değil, beynimizi kullanıyoruz. Aslında burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. Bir kabın içine 1000 gr. su, 160 gr. yağ, 110 gr. protein, 15 gr. şeker ve biraz da tuz koyduğumuzda -ki beynimizin muhtevası tamamen bundan ibarettir- neden bir beyin yapamıyoruz? Önceden de bahsettiğim gibi, bu karışımı 3 buçuk milyar yıl karıştırsak bile bir beyin olacağına ihtimal vermiyorum. Coca Cola ürünlerinde ''doğal aroma vericiler'' yazar bilir misiniz? Ben de beyin tarifinde ''şefin özel sosu'' olduğunu, bunu da hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünüyorum.

Kötü bir tablo çizmiş gibi gözüksem de, Aristoteles'in tanımladığı beyin ile şu anki tanımladğımız beyin aynı değil. Zaten bilim dediğimiz alan peyderpey ilerler. Muhtemelen bu anlama arzumuzdan kaynaklanıyor. Sonuç olarak dünya üzerineki her türlü açlığı ve şehveti tatmin edebilirken, bilgi öyle değil. Bilgi, yediğiniz zaman daha da acıktıran bir yemek gibi düşünülebilir.

Doğaya çıkıp baktığınızda canlıların arasında bir hiyerarşi görürsünüz. Bu piramidin en tepesinde insan olarak, ahsen-i takvim olarak biz bulunuyoruz. Diğer canlılarda bulunmayan, yaklaşık 240 milyon yılda evrimleşen, 2-3 mm. kalınlığında bir dış kabuğa (neokorteks) ve çok büyük bir alın lobuna (frontal lob) sahibiz. Bu gelişmişlikler ile beraber dürtülerimizi kontrol edebiliyor, öz farkındalığımıza varabiliyor, düşünebiliyor ve sosyalliğin dibine vurabiliyoruz.

Bildiğimiz tüm canlılardan böylesine keskin bir şekilde ayrılırken, Allah'ın bahşettiği en güzel şeyden habersiz yaşamak, hem bana hem Allah'a göre en büyük günahtır.

Enfal-22: Çünkü yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en kötüsü, akıllarını işletmeyen/kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.

Yunus-100: ...Allah, pisliği aklını kullanmayanların üzerine yağdırır.



Halbuki sirkelenebilsek neler yapabilirdik, ne cennetler kurabilirdik.
Hâlâ da mümkün.
Ama bir tek SEN bilebilirsen ve yapabilirsen.
Başkası değil.
Devletliler, bürokratlar, patronlar, zenginler değil.
Sadece SEN.
Bu yazıyı okuyan SEN.
Parmak izi, beyninin kıvrımları, damarlarının dallı budaklı desenleri ve hayal âleminin başka hiçbir kimseye benzemeyen SEN.
Eşref-i mahlukat olan SEN.
Eğer o Sen isen, selam olsun sana.


Baybiş.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

İnsan Retoriği

Ardışık, sadece beynimizde olan zamanın son anında, en modern çağda yaşadığımızı söyler dururuz. Çoğumuza sorulacak olsa, veya sorulduğunda ''evrenin merkezi benim durduğum yerdir'' diyecek kadar ileri gidebiliyoruz.Geldiğimiz nokta bu mudur? 

5 Eylül 1977'de fırlatılan ve Güneş Sistemini aşabilmiş tek araç olan Voyager-1, bize pek önemli olmadığımızı hatırlattı. Onun sayesinde, 2013'te başka bir yıldızın sesini duyabildik. Ancak -bana göre- onun yaptığı en büyük iş, 6 milyar kilometre öteden dünyamızın fotoğrafını çekmesidir. Görsellerle desteklenmeyecek kadar açık şekilde, ufak gözüküyoruz. Carl Sagan'ın bu fotoğraf hakkında koca bir kitap yazmışlığı vardır. Onun dediği gibi, biz uzaktan pek seçilemeyen, belli belirsiz, mavi soluk bir noktayız. Güneş ışığına asılı kalmış bir toz zerresinden fazla bir şey değiliz. Peki yere göğe sığdıramadığımız, henüz %1'ini görebilme fırsatı yakalayamamış, kütlesini, hacmini, sistemlerini idrak edemediğimiz dünya buysa, o yersiz hatta ahmakça kibirimiz nereden geliyor?

Güneş'i, Ay'ı, hatta Mars'ın iki minnak uydusu Phobos ve Deimos'u bırakın. Hangimizin boyu bir dağ kadar uzun? Yahu Uğur bırak bunları, evrendeki en karmaşık maddesel yapılanma bize içkin (beynimizden bahsediliyor) elbette biz seçilmiş ve özel canlılarız. Biraz da kibir oluversin diyenleriniz olubilir. Peki bunun bilincinde olan insanlar, vaktini neden düşünerek ve akıl ederek geçirmez? 


Yahut geçmişten bugüne kadar adımbaşı hamam bulunan coğrafyamızda neden suyun kaldırma kuvvetini biz bulmadık? Arşimed'in bizden ne fazlası var?
Yahut, tarih boyunca Amasya'da elma yetiştirmiş ve dünyaya ihraç eden bir coğrafya olarak, kütleçekimini neden biz bulmadık? Bahsedilen elmalar sadece İngiltere'de ve Cambridge yakınlarında mı yere düşüyor? Ay, sadece İngiltere'de mi görünüyor? Newton'un bizden ne fazlası var?

En modern, bilginin aritmetik (1-2-3) değil de, geometrik (2-4-8) şekilde arttığı bir dönemde yaşadığımızı söyleyip; Isaac Newton'dan, Niells Bohr'dan, Alexander Friedmann'dan daha yetkin ve bilgili olduğunu söyleyebilecek biri var mıdır? Bu insanlarla aramızdaki fark -yine bana göre- o cıscıslı tınısıyla ''Tecessüs'' olmalıdır. Merak etmiyoruz, istemiyoruz..

Şöyle bir düşünelim; Ben evimden dışarı çıkmayan, tüm gününü oda, salon, lavabo üçgeninde geçiren bir birey olayım. Bununla birlikte bekar ama evlenmek isteyen biri de olabilirim. Benim bu isteğimi dışarı çıkmadan, bakıp görmeden, kısmeti aramadan, camdan bakarak yerine getirebilmem mümkün mü? 

Başarı, onu arzulayan ve hazır olana gelir.Newton ve Arşimed hazırdı. Zamanında Paul Verlaine ne güzel demiş, öyle değil mi?


                          ''Ey senki durmadan ağlarsın,  
                            Döversin dizlerini.
                            Gel söyle ne yaptın,
                            Nettin gençliğini?''

İnsan, insan olma vasfının sınırlarına gelmişken, Michio Kaku'nun belirttiği gibi, belki de normal yollarla ölecek son canlılar olacakken, insan genomunun tamamı kopyalanmışken, bizim bilgi üretmeden, teknoloji üretmeden var olabilmemiz mümkün değil.Bilgi üretmeyen bir toplum geri kalmaya ve yok olmaya mahkumdur. Buraya, bu dünyaya, yüksek maaşlı işlerde çalışmaya, lüks markalar edinmeye mi geldik?
Unutmayın; insan itiraz eder, hesap sorar, kul itaat eder.