Sevgili muhatabım merhaba,
Sana merhaba demek aslında garip; zira bu yazının muhatabı muhtemelen bu satırları okumayacak. Şu anda bunu okuyan kişi, yani sen muhtemelen bu yazının muhatabı değilsin. Diyelim ki hem muhatabasın hem de okuyorsun. O zaman da muhtemelen pek bir şey anlamayacaksın bu yazdıklarımdan. Olsun, bu blogda bir şeyler düşünüp klavyemin gücüne dayanarak yazmak biraz da anlaşılmaz olmak değil mi zaten?
Çok karamsar bir tablo çizdim sanırım. Sekiz küsür milyar insan içinde tek ve benzersiz bir canlıya böyle itham etmek abesle iştigal olabilir mi? Altını doldurmayı yeğlerim.
Hangi evde oturduğunu, nerelere gittiğini ve ne düşündüğünü bilmiyorum. Aslında evinin nerede olduğunu umursayanların olduğunu da düşünmüyorum. Bunun bilincinde olduğundan mütevellit, düşüncelerine ihtiyaç olup olmadığını tahkik etmeden paylaşıyorsun. Bulduğun her toplulukta saatlerce tartışıyorsun. Çok bildiğini ve okuduğunu söylüyor, herkesin bilmesini istiyorsun. İş böyle mi?
Sadece okuman gerektiğini düşündüğün şeyleri okuyorsun. Sadece sana öğretilmiş sorulara cevap arıyor, sadece sana verilen cevaplarla konuşuyorsun. Sana böyle öğretilmiş; bunun dışına çıkmak aklına bile gelmiyor. Birilerinin, bir şeyleri her zaman senden daha iyi bildiğine eminsin. O birileri bir şey söylese de kanaat oluştursam diye ağızlarının içine bakıyorsun. Onlar bir şey söylemeden sana bir soru sorulacak diye ödün kopuyor bazen, suspus oluyorsun. Ama birisinin daha önceden verdiği cevap elinde hazırsa onu verebileceğin her soruya balıklama atlıyor, cansipârâne savunuyorsun dağarcığındakileri.
Böylelikle hem düşünmenin ağırlığından kurtuluyor hem de her konuda söyleyeceğin havalı birkaç kelimeye sahip oluyorsun. Bunun sağladığı güveni göz ardı etmiyorum: En temel varoluşsal sorunlarla başa çıkabilmeni sağlayan birçok hazır paketin var. Derinliği olmasa ne gam? Kim senden derinlik bekledi ki bugüne kadar?
Büyük mevzuların derinlemesine tartışılması sıkıyor seni, biliyorum. Kullanılmayan organlar küçülür ya, idrak de bir süre sonra mahvoluyor kullanılmadığında. İnsan idrakinin yetmediği şeyler vardır ama bu idrak bir şeylere yetmeli, değil mi? Yok, sen aklını kullanmamayı seçmişsin. Bir nedenden ya da bir sürü nedenden dolayı güvendiğin insanlar sana ne söylerse ''gerçek'' odur, gerçeğe ne kadar muhalif olsa bile. Eğer yeteri kadar vaktin varsa onları büyük bir dikkatle okuyup incelersin. Anlaman gerektiğini düşündüğün bölümleri, senden istenildiği şekilde anlarsın. Bir hamlede bütün sorunları çözmüş olursun. İnandığın veya inanmadığın kutsal kitabı, oturup kendi kafanla okumaya yetmez yüreğin. İnanç denen şeyin ne olduğunu anlayabilmek için yorucu bir süreç gerekir ki, smoothie challenge videolarını, futbol maçlarını izlemene kızamıyorum.
Bu kadar çelişkili bilgi arasında doğruyu nasıl bulacaksın? Hepsini okumak mı? Saçmalama canım; senin yol göstericilerin belli zaten. Onları okuyuver, dinleyiver, diğerleri zaten kulliyen yalandır, değil mi? Senin seçtiklerinin karşısında duranlar ya ''şucu''dur ya da ''bucu''.. Üzerinde durmaya bile değmez.
Bilim dünyasından irfan almak istersen yine güncel başlıklar işini görür. Sana uyan birisini alıp oku ve kamyonla malumatı sırtına yükle. Senin âlemde hangisi geçerse onları bırak cümlelerinin arasına. Son okuduğun şey ''Şu yalandır' diyorsa çekinme, haykır aynısını. Ne gerek var kaynak kaynak gezmeye, kafa patlatmaya, gönlüne danışmaya? Bu saatten sonra profesör mü olacaksın, âlim mi? Ama konuşmadan da duramıyorsun değil mi? İlâhi!
Neyse, demem o ki kendini aşan anlamlar üretmek zihnimizin ve beynimizin bir işlevi; daha da önemlisi -bana göre- varlık nedeni. Biliyorum, böyle konforlu yaşamak kime cazip gelmez? Azıcık bir çabayla her şeyden anlar hale gelebiliyorsun. Az marifet değil bu tabii. Hakikatin bütün yönlerinden haberdar olmak zırtoların işidir, öyle değil mi?
Ne olacak senin halin? Zihninin tüm mesaisini aynı şeylerle harcarsan yeni kapılar nasıl açılacak? Nasıl kurtulacaksın diğerlerinin papağanlığından? Daha da önemlisi, bir zaman sonra, etrafından yardım kesilince baktığın dünya sana ne anlam ifade edecek? Söylesene: En son ne zaman kendiliğinden bir melodi mırıldandın? En son ne zaman aklına gelen bir düşünce kalbini hoplattı? En son ne zaman ''Gerçek nedir?'' mevzuu üzerinde konuşurken yakaladın kendini?
Hiç mi?
Eyvah!
Baybiş.
"inandığın veya inanmadığın kutsal kitabı, oturup kendi kafanla okumaya yetmez yüreğin." Blog üzerinden sevap kasmak bir mümin elindeki her aracı sevaba çevirebilmeli
YanıtlaSilBir şeyler başarmış ve başarmamışsın. İnsanları avlamış ama avladığın yerde öylece bırakmışsın. Bir çizginin üzerini çiğnemişsin tabanının tozuyla ama birkaç santim daha temiz kalmış bu çizgi. Yani diyeceğim şey şu ki: Düşünmüşsün, okumuş ve anlamışsın ama anlatmak için daha şefkatli bir dile sahip olman gerek. İnsanları kelamlarınla döverek bir şeyler adına öğreti sağlayamaz, ders veremezsin.
YanıtlaSilBu çocuk yazıyor.
YanıtlaSil